Bingöl Haber ve Tanıtım Portalı

Bingöl Haber ve Tanıtım Portalı Bingöl Haber ve Tanıtım Portalı


Mehmet Güner
Mehmet Güner


Kenger ve şıng
27/06/2017, 04:44


Dünyanın farklı coğrafyalarında olduğu gibi, bizim yaylalar da yüksek dağların tepelerine kurulurdu. Dağlarında gece gündüz gezerdik, hiçbir korkumuz olmazdı. Arada karttan kurttan korktuğumuz olurdu; ama o da hayatımıza renk katan tatlı bir korkuydu. Kendimize göre savunma teknikleri geliştirmiş onlarla avunurduk. Şayet karşımıza sadece hayallerde yaşatılan o dev canavarlar çıkmadıkça dağlardaki özgürlüğün tadına varmamızı kimse engelleyemezdi. Kurtlar bile.

Bahar geldi mi yaylalarımız, dağlarımız bir başka olurdu. Baharın ilk aylarında Yılmaz Erdoğan'ın deyimiyle "sadece bilmek zorunda olanların bildiği" bir meyve biterdi yerden. Kökü yerin dibinde bulunan, yerin üstünde ise sadece ot şeklinde yaprakları çıkan bu meyvenin adı bizim yörenin Zazacasıyla 'Şıng' olarak adlandırıldı. Dağların ve yaylanın baharla birlikte, Allah'ın izniyle, bizlere sunduğu ilk hediyeydi bu meyve. Bu muhteşem meyveyi yerin dibinden çıkarmak için özel aletlerimiz vardı.

Aletlerimizi evde özel hazırlardık. Sağlam bir ağaç dalı bulur, ucunu yatay ve ince bir şekilde dikkatlice tıraşlardık. Bu şekilde sivrilinceye kadar tıraşlamaya devam ederdik. Bu özel çubuğun boyu genelde karın boşluğumuza kadar gelirdi. Çubuğun özellikle bu boyda olması tercih edilirdi. Çünkü Şıng çıkarmak için çubuğun sivri kısmını yere saplayınca, onu iyice bastırmak gerekiyordu. Çubuğa iyice yüklenebilmek için onu karın boşluğuna dayıyorduk, böylece çubuğu istediğimiz Şıngın dibine kadar sokabiliyorduk. Sonra usta bir hamleyle, çubuğu kırmadan Şıngı biraz toprakla birlikte yerin üstüne çıkarıyorduk.

Çıkardıktan sonra, zaten kirli olan ellerimizle onu güzel bir silkelerdik. Kaba toprağı döküldükten sonra Şıngın otlarını da yolardık. Genelde bu otları atardık ama yiyenlerimiz de vardı. Bizim için asıl önemli olan kısmı onun köküydü. Kökünü sadece usta olanlar sağlıklı bir şekilde yiyebilirdi. Çünkü onu soyarken zaten kirli olan ellerimizi soyulan kısma değdirmemek gerekiyordu. Onu toprak altında sağlam bir şekilde muhafaza eden kabuğunu soyduğumuzda, ortaya sütten de beyaz, birçok meyveden daha lezzetli olan yemişi ortaya çıkıyordu.

Büyük bir mücadele sonunda bu enfes lezzeti elbette hak ediyorduk. Çünkü 'Şıng'ı bulmak da büyük bir maharet, incelik ve ustalık gerektiriyordu. Onun üst kısmındaki ot, onu normal otlardan ayırt etmeyi güçleştiriyordu. Ona benzer çok fazla ot çeşidi vardı. Ama yine de, kısacık saçları ve teni güneşten yanmış, elleri sürekli kirli olan kavruk köy çocukları onu iyi tanırdı.

Şıng, dağların bize verdiği ilk yemişlerden sadece biriydi. O dağlarda buna benzer nice güzellikler vardı. Şıngla birlikte Kenger çıkardı dağlarımızda. Şıngı belki herkes bilmez ama Kengeri hemen hemen herkes bilir. Kenger de bizim için muhteşem bir yiyecekti. Onu da bulabilmek, tanıyabilmek, olduğu yerden sökmek, söktükten sonra yiyecek hale getirmek ustalık isterdi. Üstelik Kenger, yemesini bilmeyeni dikenleriyle cezalandırabilen bir yiyecekti. Onu tanımayanlar, onu bilmeyenler mutlaka ya bir yerlerini kanatır ya da incitirdi.

Şıng, Kenger, Sêz, Hışkın, Surgulik, Punı... Bunlar şu an aklıma gelebilen ve yaylalarımızın büyük bir cömertlikle bizlere sunduğu bedava, organik, orijinal yemişlerdi. Her köy çocuğunun adını ve tadını bildiği bu doğal meyve ve sebzelerin şimdi sadece isimleri kaldı hafızalarımızda. Yaylarımızın havasını ise anlatmama lüzum yok. O soğuk suyunun tadını ise yukarıda da dediğim gibi: Sadece bilmek zorunda olanlar bilir.

Çok küçüktük. Henüz 8–9 yaşlarındaydık. Her yıl bahar aylarının ortasında tüm köylülerimizin yolunu tuttuğu mis gibi havası, suyu ve toprağı olan yaylalarımızdan birindeydik. Yaşları 7–15 arasında değişen birkaç kavruk köy çocuğu ve elleri nasırlı ağabeylerimiz, amcalarımızdan oluşan kalabalık bir grup bu yaylalarımızdan birinde oturmuş köyden gelenleri izliyorduk. Kimisi hayvanlarını otlatmaya gelmiş, kimisi odun kesmeye, kimisi tarlasını sulamaya... Her birinin tatlı bir telaşı, faydalı bir uğraşı vardı.

Şimdilerde Bursa'da esnaf olan, o zaman 9–10 yaşlarında olan Kadri ismindeki arkadaşımız da köyden gelenler arasındaydı. Kadri, büyük bir telaşla yanımıza varmıştı. Yaylada birlikte bulunduğumuz ağabeyim, Kadri'ye telaşının ve heyecanının nedenini sormuştu. O da, o yorgun ve heyecanlı haliyle, "Köyden geliyorum. Köye haber geldi. Aşağı köyün bazı yetişkin erkekleri silah almış. Korucu olmuşlar" diye cevap vermişti. Hiç unutmam ağabeyim, büyük bir hayal kırıklığına uğramış, elleri iki yanından belini kavramış bir şekilde derin bir "eyvah eyvah" çekmişti. Bu haber 'çatışmaların, gözyaşının ve kanın' bizim oralara kadar ulaştığının "kara haberi"ydi. Eli silahlı yasadışı örgütlerin bize de musallat olduğunun deliliydi.

Yanımızda bulunanlardan biri "niye, ne oldu?" diye soruvermişti o da Zazaki "İşte şimdi her şey bitti. Göreceksiniz her şey mahvolacak" demişti.

Ağabeyimin o cümlesini kullandığı tarih doksanların başıydı. 

Bir yıl sonra yayla kavramı ortadan kalkacaktı. Dört yıl sonra köylerimiz cehenneme dönecekti. On yıl sonra ise köylerimiz hayalet yerine dönecekti.

Şimdilerde köylerimizde kış aylarında bir kişi bile bulunmaz. Köyler tamamen terk edilir.

Geçenlerde, Bingöllü Bakan Cevdet Yılmaz, kırsal kalkınma için devletin hazırladığı projelerden ve ayrılan para miktarından söz ediyordu. Anlattığına göre, cumhuriyet tarihinde ilk kez böyle bir proje hazırlanıyor. Okuyunca çok umutlandım. Kendi kendime düşündüm: Acaba bu kırsal kalkınma projesiyle köylerimize yeniden bahar gelir mi? Çocuklar yeniden Şıng toplamaya çıkar mı? Yaylalara yeniden hayat gelir mi? İnsanların sadece kart-kurttan korktuğu o saf, temiz günler geri gelir mi?




İlgili Konular » kiğı bal festivali | kiğı | Mehmet Güner | şing | Kenger |